»  Arşiv »  ANA SAYFA »  RESİM GALERİSİ »  SLAYT »  ZİYARETÇİ DEFTERİ »  İLETİŞİM        »  Anasayfam Yap »  Favorim Yap »  Paylaş

Menü

Musiki

Etiket Bulutu

AĞIR CEZA MAHKEMESİ REİSLİĞİNE DİYARBAKIR
AYASOFYA
BEDİÜZZAMAN İLE TANIŞMASI
BEDİÜZZAMAN'IN MEHMED KAYALAR VE TALEBELERİ'NE VERDİĞİ KIYMET
DİYARBAKIR SULH CEZA MAHKEMESİ MÜDAFAASI
DOKUNMA
EKONOMİK KALKINMA İLE ALAKALI SUALE VERİLEN CEVAP
ESMA-İ HÜSNA
HAKİKAT IŞIKLARI
HATIRALAR
İSLAMDA UHUVVET VE İTTİHAD
MEHMED KAYALAR VE HAYATI
MEHMED KAYALAR'I RİSALE-İ NUR HAREKETİNDE ÖNEMLİ KILAN İKİ BÜYÜK ÖZELLİK
MEHMED KAYALAR'IN VEFATI
MUKADDİME- ÖNSÖZ
NEFSE DERS
NUR MÜELLİFİNE
SABIR VE ŞÜKÜR
VECİZELER
YAYINEVLERİNE HATIRLATMA

Arama

   Sayfalar

RSS Takip Tavsiye Et İndir (.doc) Okunma: 3454
AĞIR CEZA MAHKEMESİNE DİYARBAKIR

Kavmiyet Irkçılık Hakkında MEKTUPLARI

AĞIR CEZA MAHKEMESİ REİSLİĞİNE

Diyarbakır

Hak tanımaz mütecavizlerin titrediği, adaletin tecelligâhı kürsi-i mehabet feşanın huzurunda hakkın ilânına ve hakikatin beyanına vesile olmaktan dolayı mahzuziyyet içindeyim...

        Gerçi maruz kaldığımız haksız tecavüzlerin, hakkı; alenen rahnedar eden, ehli-insafı, halk kitlelerini dilhun eden, şu hali-elimin amme-i efkârca da bilinmesinden dolayı konuşmayacak ve kendimi müdafaa etmeyecektim. Fakat baktım ki; bu mu­hakeme benim muhakemem değil, Kur'anın muhakemesidir. Asırları dolduran milyarlar kudsî ecdadı ve ehl-i îmanı alâka­dar eden ve onların şahsiyyet-i maneviyesiyle alâkalı bir mah­kemedir. Şahsımın hiçliğini ve hiç kıymeti olmadığını bilmek­le beraber hakîkatların belirmesi noktasından konuşmağa ka­rar verdim..

           Tekraren bir hakikati beyanı vecibe bilirim ki benim değil kur'anın bu mahkemesinde sizler; hakimler olarak; ben de mücrimler sandalyasında maznun olarak ahz-ı mevkî ettim. Dinleyicilerimiz, mazileri ihtişamla dolduran ervahı-âliye ve başlarınızın üzerinde kanat çırpan dedelerinizin ulvî ruhları ve tarihe, serencâmımızı kayde müheyya ve müstakbel ne­silleridir.

         Kur'anı Hakimin pek muhteşem ve ulvî bir tefsiri olan Risale-i Nur ile meşgale ve alâkamıza suç denilerek türlü isnadat-ı faside ve tasnîat ile mahkemenize sevk edildik.

         Evvelen muhakememize mevzu olan Risale-i Nurun ne demek olduğunu arz ve izah edeyim. Yukarıda iki kelime ile temas ettiğim bu mes'ele o kadar kısa değildir. Müslümanlığın esası; İman-ı Billâh ile, ahirete îman, Kitabullaha yâni Kur'anın Allah’ın kelamı olduğuna îman, kadere îman, melâikeye îman ile enbiyanın taraf-ı İlâhîden meb'us olduklarına îman etmekle beraber, peygam­berlerin tebliğ ettiği bütün itikadî ve amelî hususata inanmak­tan ibarettir.

         İşte Peygamber-i Zîşan efendimiz bütün beşeriyete tebliğ ettiği Ahkâm-i İlâhinin mecmuası olan Kur'an-ı Hakimin pek ulvî bir tefsiri olarak hakaik-ı Kur'an-ı, şu asırda beşeriyetin terakki ve tekâmülâtına en uygun bir tarzda, asrın ve ensâl-i âtiyenin fehm-ü idrakine hitap ederek ulûm-u fenniye ile ulûm-u İslâmiye ve îmaniyeyi mezc eden Risalet-i Nur yüzotuz küsur cildden ibaret pek müstesna bir eser-i mübarek ve bir tefsir-i Kur'andır. Kısa ifadatımızla onu tarif etmiş olduk. İşte bu Kur'an'ın tefsirini okuyanlara, Risale-i Nur şakirdi denir. Tıpkı İbn-i Sinanın şakirtleri, Aristonun şakirtleri, Mesnevinin Şakirtleri, İmam-ı a'zamın şakirtleri denildiği gibi; İmam-ı a'zamın şakirtleri nasıl İslâmiyet ve Kur'an hizmetinde, İmam-ı a'zamın isir ve eserleri üzerinde sa'y etmişler, onun gibi Risa­le-i Nur şakirtlerinin de ahirete müteallik Hizmet-i dinîyeleri odur. Risale-i Nur asırlardan beri dine girmek istidadını gös­teren bid'atları, dalâletleri ref ve izâle ederek cehaletin kör ta­assubunu Kur'anın âyâtını tefsir edip kırıyor. Dinî, hâl-i aslısîyle gösteriyor. Binaenaleyh, bizler hiç bir zaman böyle kudsî hiz­mete hıyaneti gösteren cemiyetçilik gibi, menfaat te'mini gibi mukaddes şeyleri ve dinî maksad-ı menfaat yapıp, şahsî nüfuz te'sisine çalışmak gibi pek süflî, fani, zail, hayat-ı dünyevînin kıymetsiz meta’ına temayül göstermekten bütün kâinatın Hali­kına şükür ederiz ki müberrayız. Bu is­na­da­tı bütün ciddiyet ve hassâsiyyetimle reddederim.

          Esasen otuz seneden beri Risale-i Nur şakirtleri hakkında aynı nakaratı taşıyan böyle isnadat, tezvirat, ve iftiraları red­deden çok şehirlerde adaletli mahkemelerin ince tetkikatı ve umumiyyetle verdikleri beraet kararları, öyle bir hüccet-i ka­tia­dır ki; bütün bu tasnîatı kökünden silip atmıştır. En son ola­rak bizim ve bir çok şehirlerdeki Nurcuların takibat, taz­yi­kat ve hapsimize vesîle olan ve bize müsned suçlarla açılan mahkemeler, Ankara dahil hepsi berâetle neticelenmiş bulunmak­tadır. Lâkin bizler hiç bir gûna en ufak gayr-i Kanunî bir ha­reketimiz olmadığı halde dîne düşman unsurların tahrik ve teş­vikiyle yakamıza yapışan el, tazyikini eksiltmeden beş ay'ı ik­mal eden işkenceli ve zulümkâr bir hayatın ızdırabatiyle din ve dininden başka, âhiretini, îmanını kazanmağa gayretten ma­ada bir şey düşünmediğimiz halde, mahkemeye sevk edildik.

         Mazlum ve ma'sum Nur şakirtleri huzurunuza çıkarken ma­zinin işkence ve izdıraplarını hiç düşünmeyerek mahzuziyyetle ve kemal-i Sürurla huzuru tam duyarak çıkıyoruz.

       Bizler aylarca işkenceli bir hayatın darbeleriyle ezen zih­niyeti mahzunane ve mazlumane, halimizle Adlî İlâhiye tevdi ediyoruz.

       Evvelen iddianamede; vird-i zeban olan beyanname ile asla alâkamız yoktur. Bize gönderilmiş bir mektup olmakla be­raber, bize düşman unsurların desisekârane ince düşünülmüş bir tertibi olarak da mütalâa ediyoruz. Esasen münderecat iti­bariyle de şayanı tahkik veya suç mevzuu olacak bir şey değil­dir. Bize posta ile gelen mahud beyanname daktilo ile yazılmış bir mektuptur. Buna asla beyanname denilemez; Evrakı mat­bua değildir. Saniyen bizim de düşman-ı bîamanı olduğumuz komünistliğe ve masonluğa hücum edilmekte ve malûm siyasî hizib tenkid edilmektedir. Medlülâtı itibariyle her hangi kanu­ni bir suça mesned olamaz. Eğer ben yazıp gönderseydim ke­mal-i memnuniyetle benimdir diyecektim. Zira şu memlekette komünistliğe ve dinsizliğe hücum suç değildir. Eğer demir per­de gerisinde olsaydı, belki müdhiş bir ittiham mevzu-u bahis olabilirdi. Hadsiz şükürler olsun ki şu mübarek vatanda öyle bir zihniyete ebediyyen yer yoktur İNŞAALLAH...

         İddianamede, ehemmiyetli ve faideli fikirlerin mahsulü telâkki ettiğim ve münevver bir arkadaşıma yazdığım mek­tubum, sermaye-i ittiham olarak iddianamenin bir çok yerle­rine serpilmiş, halbuki, fikir hürriyetinin hududları içerisinde Hükümetin İslâm devletleriyle siyasetini esas tutarak kaleme alınan o mektupta (Cemahir-i Müttefika-i Müttehide-i İslâmiye) cümlesi, medarı ittiham olmuş. Halbuki, Bağdad paktının mütekâmil neticesini bir temenni ve mütalâa ile hulâsa eden o mektup, komünizm tehlikesinin İslâm memleketleri üzerin­deki tahripkâr tasavvuratını önlemeğe matuf bir fikir hamulesidir ki; çok seneler evvel yazılan o mütalâalar, son zamanda orta doğu hadiselerinin girift tezahüriyle ve hükümetin bu hu­sustaki ayni hassasiyeti göstermesi, mütalâa ve temennimin hakikatdarlığını kemaliyle gösterdi.

       Büyük Fatih'in şiiri, ve muhteşem Yavuz Sultan Selim'in bir kıt'asını mevhum suç isnadına bir sened yapmak pek hazin­dir. Onlar, ancak şu memleket çocuklarına vesile-i iftihar olur. Medar-ı Tenkid veya ittiham değil...

Anayasanın bahş ettiği fikir hürriyyeti; maruz kaldığımız ittiham ile tezad halindedir. Senelerce evvel yazdığım hususî bir mektubum bu hususta vesîle-i İttiham olmamalı idi. Çünki,

 evvelen; hususîdir,

 Saniyen; hükümetin İslâm devletlerine karşı ta'kip ettiği siyaseti ifadeleriyle alkışlamaktadır.

 Salisen, Matbuatta her gün fikir hürriyyeti sınırlarını aşan örnekler mevcudken ve her zaman bizim yazımızdan daha şiddetli yazı­lar efkâr-ı Âmmenin manzuru olduğu halde, öyle bir suçla müttehim gösterilmemiz; yerden göğe kadar haksız ve yersiz bir isnad olmuş olur.

Medarı ittiham olan şiirimize gelince: senelerce evvel ka­leme alınan ve zamanın halet-i Ruhiyyesini aksettiren o şiirde şimdiye kadar iki mahkeme bir suç görmemiş ve bize iade et­miştir. Saniyen; İstanbulda tab edilen şiir kitabımda da yer alan o nazım parçası mes'ul makamlar tarafından ince tetkikatlar neticesi, saha-i İntişare çıkmış bulunuyor. Meş'ale-i Hakkı tu­tan makbulân-ı Ehli irfan mütefekkirler, edibler, şairler; hâyât-i içtimaiyenin maruz kaldığı, ma'nevî ahlâkî, içtimâi hasta­lıkları teşrih ve teşhis eden müdavî hütehassıs tabibler hükmündedirler.

Hakikat sahasında; mütefekkir düşünmez, şair haykırmaz, edip yazmazsa bir milletin hayat-ı Maddiyye ve ma'neviyyesi inhitat ve tereddiye maruz kalır.. Anayasanın fikir ve vicdan hürriyeti hakkındaki âmir hükümleri, bu fabrika-i Ma'neviyenin selâmetle çalışması hikmetine mebni vaz edilmişlerdir. Hu­lâsa şiirde suç yoktur.

Kütübhane-i Mesaimizden müsadere edilen âsâr-ı Kudsî’ye; saha-i İntişara vaz edilen Risale-i Nur külliyatıdır. Bu ulvi eserler cem'iyyetin bütün tabakalarında kemal-i Hürmetle okunduğu ve en yüksek ilim ve edeb mehafillerin de kemali ihtiram ve huzur ile imtisal edildiği halde; müdhiş ve zararlı cereyanların tahrikat ve tezviratiyle zararlı bir şeymiş gibi mu­amele edilerek Kur'anın o mübarek tefsirleri elimizden alındı. Kütübhanelerin ziynet-i Mahsusu olarak, sadr-ı Nişin bulun­duğu makamından hapsimize muvazi olarak onları da rutubet­li dehlizlerde hapsetmek kabilinden, ehl-i îmanı mahzun kılan, Kur'ana vakî bir hürmetsizlik suretini nazar ehline gösteriyor.

Kalbi îslâmiyyet sevgisiyle meşbu olan müslüman hakim­lerine bu zihniyyeti şikâyet ediyorum.

İddianameye sermaye-i İttiham yapılan menfaatdar şiir ve yazılarım; hakikatin bütün bütün zıddına bir sath-ı mailde seyre çalışan mütalâalarla yanlış ma'nalar verilerek, pek yer­siz ve hakıkattan uzak meçhulümüz; olan bir semte sevk edil­mek istenildiği görülmektedir.

İddianamenin (8) inci sahifesinin (23) üncü ve müteakip satırında «dinin vicdanî ve batini mes'ele» olduğu zikredilmek­le burada bariz bir hata nazara çarpıyor. Bu ifadenin bir seh­vin neticesi olması akla gelmekle beraber deriz ki: vicdan; iyi­likler karşısında duyulan bir hoşluk ve mahzuziyyet ve kötü­lükler karşısında duyulan ızdıraptır ki; iç âleme ait olup letaif-i insaniye ile alâkadardır.. Batın ise: esas kamus ve lugat mânası gizliliktir. Tasavvufî olarak da; gözden saklı iç âlem de­mektir. Şu halde aleyhimize îrad edilen o beyana göre: (din; gizli, gözden saklı açılmaz bir kutu içinde müşahede edilmez bir şey gibi) vasf ediliyor ki, islâmiyet bu ifadelerden müberradır, münezzehtir. Aksine olarak din; zahirdir, aşikârdır, bir içtimaiyat dinidir, medeniyyet dinidir. Yüzlerce âyât-ı Kur'aniye berahin-i Kat'iye ile bu hakikati ondört asırdan beri bütün âleme ilân ediyor. Cenab-ı Hak Kur'an-ı Keriminde Habibi Zîşanına ferman ediyor.

فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ

   (Ey Habibim, me'mur olduğun dini ilân et, aşikâr et)

daha Risaletin mebdeinde hiç dostu yokken bütün akrabaları bile bi­gâne, dünya hep düşman olduğu halde, dinin gizli değil, ilânı; Habib-i Kibriyaya emredilmektedir.

Kur'an, bütün geçmiş ümmetler içerisinde müslümanların en makbul bir meziyyet-i İnsaniye ile, hayırların hadimi oldu­ğunu beyan buyurarak müslümanların dinlerinin ahkâmını aşikâr ve ilân ettiklerinden Kur'anın ezelî ve ebedî medhine mazhar buyurarak onları teşvik ve teşci' ediyor.

 

كُنْتُمْ خَيْرَ اُمَّةٍ اُخْرِجَتْ لِنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَغْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ.

 (Siz marufu emir ve münkeri nehiy eder olduğunuzdan insanlar içerisinden çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz).

      Bu kelâm-ı İlâhinin sarahatıyle İslâmiyetin batını yâni gizli olmadığı, aksine olarak bütün ahkâmiyle aşikâr ve hakaikını i'lâ ile me'mur oldukları emir edilerek âtideki âyet-i Kerime ile müs­lümanların birbirini kötülüklerden vaz geçirmeye yardım et­meleri lâzım geldiğini beyan ile;

 

لُعِنَ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ بَنِى اِسْرَآئِيلَ عَلَى لِسَانِ دَاوُدَ وَعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ ذٰلِكَ بِمَا عَصَوْ وَكَانُوا لاَيَتَنَاهَوْنَ عَنْ مُنْكَرٍ فَعَلُوهُ لَبِئْسَ مٰا كَانُو يَفْعَلُونَ.

         (Allah teâlâ C. C. hazretleri benî İsrailden kâfir olanları hazret-i Davud ile İsa bin Meryemin lisaniyle tel'in etti. Bun­lar işledikleri bir münkerden birbirlerini vaz geçirmeğe çalışmazlardı. Ne fena yapıyorlardı. )

        Bu Ayet-i Celile, müslümanların din yolunda birbirlerine nasıl yardım etmeleri lâzım geldiğini göstermeğe kâfidir. Çok sevgili Peygamberimiz (A. S.M) bu husustaki binlerce hadis­leri arasında ezcümle:

 

وَالَّذِى نَفْسِى بِيَدِهِ لَتَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَلتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ اَوْلَيُو شَكَنَّ اللهُ اَنْ يَبْعَثَ عَلَيْكُمْ مِنْ عِنْدِهِ وَلَتَدَعَنَّهُ فَلاَ يَسْتَجَابُ لَكُمْ.

 

     (Nefsimi yed-i Kudretinde tutan Allah’a kasem ederim Ki; ya ma'rufu emir, münkeri neyhyedersiniz. yahud da Cenab-ı Hak üzerinize bir azab gönderir, bu azabtan kurtulmak içün dua ederseniz de duanız müstecab olmaz.)

     Bu kadar evamir-i Kudsiye ile mes'uliyet-i Dîniyesini idrak eden milyarlar ecdadımız ve tâ be kıyamet gelecek nesl-i Atî-i îslâm, bu emanet-i kübranın icrasında sa'y etmiş ve edecektir.

     İddianamenin yine (8) nci sahifesinin 21 ve 22 inci satırla­rında ve başka yerlerde lâiklik fikrinin de yanlış ve anayasa­nın beyanının dışında mütalâa edildiği göze çarpmaktadır. Zi­ra; lâikliğin tarifinde din ile dünya işlerinin birbirlerinden ay­rı olması lâzım geldiği ifade ediliyor. Yoksa dindarlara ilişmek değil... Müddeinin inkılâp mânasını da dindarlara din namına ağız açtırmaz bir edâ taşıyacak tarzda ifade ettiğini üzülerek müşahede ediyoruz. Bu memleketin bir İslâm memleketi oldu­ğunu asla unutmamak lâzımdır. İnkılâpçı ve lâik devletin hü­kümet reisi, İslâmiyyetin bütün icapları yerine getirileceğini söylerken, o inkılâp ve lâiklik prensibini pekalâ biliyor. Lâik ve inkılâpçı devletin din işlerini tedvir için bir diyanet işleri reisliği var, dinin aşikâr, Kur'ânın zahir emirlerini harıl harıl çalışarak îfa ediyor... Bütün Müftiler, Vaizler, hatipler dinin zahir ve aşikâr emirlerini ilân ediyor... Resmî Devlet radyosu muayyen vakitlerde dinî mevizalar îrad ediyor. İslâmî gazete­ler mütemadiyen hakıkat-i Dîni haykırıyorlar. Acaba bunlarda benim gibi suçlu mudurlar? Bu kadar izahatımızla müsteban olacağı veçhile; yarı münzevî bir surette aylarca dışarı çıkma­dığımız ve ancak evimize gelen Müslüman kardeşlerimizle sohbet-i dinîyyede bulunarak Kur'ânın mübarek tefsirlerini oku­yup mütekabil istifade-i Diniyeye çalışmamız, bir sürü vahî ittihamlarla anayasanın taht-ı te'mininde bulunan dinî ve fikrî ef'al ve harakâtımız nasıl suç telâkki edilir.

     İddianamenin (33) üncü satırında ise; dîne, bir bühtan-ı Azîmin emmaresi var. Güya «muasır medeniyetin seviyesine ulaşmak için dînî takyîdattan kurtulmak lâzım» geldiği beyanı yer almakla, din mâni-i terakkidir denmek isteniyor.

     Heyhat, ne kadar teessüfe sezadır ki; beşeriyyeti en yüksek kemalâta sevk eden Kur'an ve İslâmiyyet ne hazin bir istiskal görüyor. Bu hissiyatın hamiline deriz ki; din en ulvî terakkinin bizzat âmilidir. Gönülleri titreten, haşmetli mazimize hicap perdesini çektiren bu nev'i ittiham, dîne lâkaydîliğin eseridir. Ecdadımızın başka yönlerde olduğu gibi ulum-u müsbite saha­sında da kayd ettiği terakkıyyat, bu günkü medeniyyetin de gözlerini kamaştırıyor. Memleket sathına serpilmiş bunca em­salsiz asar acaba dindar ecdadımızın değil mi idi? . . hey'ette, ri­yaziyede, hendesede, edebiyyatta, denizcilikte, askerlikte, mi­marîde yetişen misilsiz dehâlar ecdad değil mi idi? .

      Kur'an bizi daima sa'ye sevk ediyor. Çok ehadis-i Ne­be­viyye, en ulvî kemalât ve terekkıyatın sarih remiz ve işaretleri olarak bizleri bu terekkıyatın da nokta-i Müntehasına irşad bu­yurmaktadır. İlmin bütün envaında harikalar ibda' eden ecda­dın san'at asarı, devirlerin tahripkâr taaddiyatına rağmen haş­metle ayakta durup asr-ı Hazırın istihsan nazariyle gözlerini kamaştırıyor. Balistik fenninin büyük üstadı ve erişilmez ihtiraatîyle köhne bizansın dev âsâ surlarını hallaç pamuğu gibi atan Muslıhıddin bir İslâm mühendisi idi. Garp müelliflerinin bile haşmetini itiraftan azade kalamadıkları yüce Fatihin kud­retli topları, surları devirirken, beşeriyyet üzerine çöken gaflet ve dalâlet perdelerini tarumar ederek insanlığa rönesans ufuk­larını açıyordu. Hazret-i Ali bulunduğu asırdan bu zamanı gö­rerek yirminci asrın gözleri kamaştıran keşfiyatından en mü­himi olan Tren, otomobil, tayyareleri hususan Treni sarahat­le bildirip keşfine teşci' ve terğıb etmektedir.

Hazret-i Ali (k.v) diyor:

 

اِذَا الْتَصَقَ الْحَدِيدُ قَرُبَ الْبَعِيدُ

          (Demirler birleştiği vakit uzaklar, yakın olacaktır..)

 diğer hu­susları ehlinin tetkıkına bırakarak şunu da arz edeyim ki: Kur'an-ı Azîmüşşan, hususan mu'cizat-ı Enbiyaya ait âyâtı ile beşeriyyetin en son idrak edeceği tekâmülâtın hududlarını çiziyor. Ve ma'nây-ı işarîsiyle; haydi oraya ulaşınız diye beşeri, o terekkıyata teşvik ve teşci' ediyor.

Bir noktayı da ehemmiyetle arz edeyim ki; beşeriyyet Kur’an’ın gösterdiği tekâmül ve terekkıyattan henüz çok uzakta bu­lunmaktadır.

Şimdiye kadar (muassır medeniyyetin seviyyesine ulaşmak için dînî takyîdattan kurtulmak) sözüne bir Müslüman sıfatıyle pek kısa milyonda bir nispetinde cevaplar verdik.

 

ŞİMDİ DE, O MUASSIR MEDENİYYETİN EN BÜYÜK ÜSTADLARI, FEY­LESOFLARI, GARBIN BÜYÜK DAHÎLERİ, MÜTEFEKKİR PROFESÖR­LERİ MUA­SIR MEDENİYYET NAMINA KUR'AN VE İSLÂMİYYET İÇİN BAKINIZ NE­LER Dİ­YORLAR.

 

İNGİLTERENİN  EN  MEŞHUR  VE  EN  BÜYÜK  MÜVERRİHLERİNDEN  EDVARD GİBON «ROMA İMPARATORLUĞU­NUN  İNHİTAT VE SUKUTU»  ADLI  ESERİNDE ŞÖYLE  DİYOR:

    Ganj nehriyle Bahr-i muhît-i Atlas'ı Arasındaki memleket­ler, Kur'anı bir kanun-u Esası ve teşrî-i Hayatın ruhu olarak tanımıştır.. Kur'anın nazarında satvetli bir hükümdarla zaval­lı bir fakir arasında fark yoktur. Bu gibi esaslar üzerinde öyle bir teşri' vücuda gelmiştir ki dünyada bir naziri yoktur... Kur'­an her türlü karışıklıklardan, ibhamlardan azadedir. Kur'an ALLAH'ın birliğine en kuvvetli delildir. Feylosofane bir dima­ğa mâlik olan bir muvahhit, İslâmiyyetin nokta-i nazarını kabul etmekte hiç tereddüt etmez. Müslümanlık, belki bugünkü inkişaf-ı fikrimizin seviyyesinden daha yüksek bir dindir.

AMERİKALI MEŞHUR FEYLESOF KARLAYL ŞÖYLE DİYOR:

       Kur'anı bir kere dikkatle okursanız onun hususiyyetlerini apaçık görürsünüz. Kur'anın güzelliği diğer bütün edebî eser­lerin güzelliklerinden kabil-i temyizdir.. Kur'anın başlıca hususiyyetlerinden biri onun asliyyetidir.. Benim fikir ve kanaa­time göre Kur'an serâpâ samimiyyet ve hakkaniyyetle doludur. Hazreti-Muhammed'in (a.s.m.) cihana tebliğ ettiği davet hak ve hakikattir.

ALMAN İMPARATORLUĞUNU KURAN DÂHİ MEŞHUR BİSMARK DİYOR Kİ:

      Muhtelif devirlerde beşeriyyeti idare etmek için taraf-i lâhutiden gelen bütün münzel ve Semavî Kitabları tam ve et­raflıca tetkik ettim ise de hiç birisinde hikmet-i isabet göreme­dim. Bu kanunlar değil bir cemiyyetin, bir hane halkının saade­tini bile temin edecek mahiyyetten pek uzaktır.. Lâkin Kur'an bu kayıttan azadedir.. Ben Kur'anı her cihetden tetkik ettim, her kelimesinde büyük bir hikmet gördüm. Kur'an beşeriyye­tin bütün ihtiyacatına kâfidir.

Ben şunu iddia ederim ki: Hazret-i Muhammed (A.S.M.) mümtaz bir kuvvettir. Destigâh-ı Kudret böyle ikinci bir vücu­du imkân sahasına getirmemiştir ve getirmeyecektir.

 

Sana muassır bir vücud olmadığımdan dolayı Müteessirim,

     Ya Muhammed (A.S.M.) !...

 

    Muallimi ve naşiri olduğun bu kitab, senin değildir. O, Lâhutîdir. Bunun Lâhutî olduğunu inkâr etmek, mevcud ilimlerin butlanını ileri sürmek kadar gülünçtür. Bunun için beşeriyyet senin gibi mümtaz bir kudreti bir defa görmüş, Bundan sonra da göremeyecektir... Ben huzuru mehabetinde kemal-i hürmetle eğilirim...

BİSMARK

 

DOKTOR MORİS «LE PARLE FRANSEZ ROMAN» UNVAN­LI GAZETEDE SELMAN RONAH'IN TENKİDATINA VER­DİĞİ CEVAPTA DİYOR Kİ:

Kur'an nedir? Her tenkidin fevkinde bir fesahat mucizesidir. Kur'anın 350 milyon müslümanın göğsünü haklı bir gurur­la kabartan meziyyeti, onun her mânayı hüsnü-ifade itibariyle münzel kitapların en mükemmeli olmasıdır. Hayır, daha ileri gidebiliriz. Kur'an: Tabiatın ezelî inayetiyle insana bahş ettiği kütüb-ü Semaviyenin en güzelidir. Beşerin refahı nokta-i Na­zarından, Kur'anın beyanatı, yunan felsefesinin ifada­tın­dan pek ulvîdir. Kur'an, Arz ve semanın Halikına hamd ve şükranla doludur. Kur'anın her kelimesi, her şeyi yaratan ve her haiz olduğu kabiliyete göre sevk ve irşad eden Zat-ı Kib­ri­yanın azametinde mündemiçtir.

Edebiyat ile alâkadar olanlar için, Kur'an bir kitab-ı Edebdir. Lisan mütehassısları için Kur'an, bir ahenk men­baı­dır. Bundan başka bu kitab, ahkâm-ı fıkıh namına bir muhit-i ma­ariftir.

Müslümanların yüksek sınıfları, hayatın hakaikini kavra­mak nokta-i Nazarından ne kadar tenevvür ederlerse, o derece Kur'an ile alâkadar oluyor ve ona o kadar ta'zim ve hürmet gösteriyor.

Müslümanların Kur'ana hürmetlerinin sebebi, bu kitab payidar oldukça başka bir dinî rehbere arz-ı ihtiyaç etmiyecek­le­rini anlamalarıdır. Edebî dehaların, yüksek şâirlerin Kur'­an huzurunda eğildikleri bir vakıadır. Kur'anın hergün daha fazla tecellî etmekte olan güzellikleri, hergün daha fazla anlaşılan, fakat bitmeyen esrarı, şiir ve nesirde üstad olan müslüman­la­rı, üslûbunun nezahet ve ulviyyeti huzurunda diz çök­meğe mecbur etmektedir.. İlh... denmektedir.

MİSTER JOHN DAVENPORT «HAZRET-İ MUHAMMED ve KURANI KERİM» UNVANLI ESERİNDE ŞÖYLE DİYOR:

     Kur'anın sayısız hususiyyetleri içinde bilhassa ikisi fevka­lâde mühimdir:

1) Zat-ı Kibriyayı ifade eden Âyâtın ahengindeki Ulviyyettir. Kur'an-ı Kerim, beşerî zaaflardan her hangi­sini Zat-ı Kibriyaya isnaddan münezzehidir..

2) Kur'an, başın­dan sonuna kadar gayri belîğ, gayri ahlâki, yahut terbiyeye muhalif her hangi cümle ve herhangi hâ­kâ­ye­den münezzehdir. Halbuki bütün bu nakısalar hristiyanların el­lerindeki Kitab-ı Mukaddeste mebzuldür...

MÜSTEŞRİK SEDİYO DİYOR Kİ:

Kur'an İnsanlara Hukukullahı o tanıtmış, mahlûkatın Ha­lıktan ne bekleyeceğini, mahlûkatın Halık ile münasebatını, en sarih şekilde öğretmiştir. Kur'an, Ahlâk ve felsefenin bütün esasatını camî'dir.. Fazilet ve rezilet, hayır ve şer, eşyanın mahiyyet-i hakıkiyesi, Hülâsa her mevzu Kur'anda ifade olunmuş­tur. Hikmet ve felsefenin esası olan kaideler, adalet ve müsa­vatı öğreten ve başkalarına iyilik etmeyi, faziletkâr olmayı ta­lim eden esaslar, bunların hepsi Kur'anda vardır. Kur'an in­sanı iktisad ve itidale sevk eder, dalâletden korur, teâli-i Ahlâ­kı nuruna ulaştırır, İnsanın kusurlarını, hatalarını, itidal ve kemale kalbeyler.

FRANSIZ HÜKEMASINDAN LOVAZON DİYOR Kİ:

«Yeni fennî keşfiyat, yahut ilim ve irfanın yardımiyle hallo­lunan, yahut halline uğraşılan mesail arasında bir mesele yoktur ki İslâmiyyetin esasatiyle tearuz etsin. Bizim, Hris­ti­yan­ların, hristiyanlığı kavanin-i Tabiiyye ile telif için sarf et­tiğimiz mesaiye mukabil Kur'an-ı Kerim ve ta'limi ile kavani­n-i Tabiiyye arasında tam bir ahenk görülmektedir. Kur'an her hörmete şayan olan eserdir. »

MEŞHUR FEYLESOF MARMADOK ŞÖYLE DİYOR:

«Kur'anın telkin ve Hazret-i Muhammedin (A. S. M.) tebliğ ettiği esasattan mükemmel bir ahlâk mecellesi vücud bulur. Esasat-ı Kur'aniyenin, muhtelif memleketlerde, insanlığa iyilik ettikten sonra ALLAH, a tekarrub etmek isteyen insanları Cenab-ı Hakka raptettiğini inkâr etmek mümkün değildir. Ha­likın Hukuku ile mahlukatın hukuku ancak Müslümanlık tarafından mükemmel bir surette tarif olunmuştur. Bunu yalnız müslümanlar değil, hristiyanlar da, Museviler de itiraf ediyorlar. »

MEŞHUR GOETHE, İSLÂMİYYETİ, TERBİYEVİ BİR KUV­VET OLMAK İTİBARİYLE TETKİK ETTİĞİ SIRADA EC-KERMAN'A ŞU SÖZLERİ SÖYLEMİŞTİR

                  «Görüyorsun ki bu kitabın öğrettiği esaslar, zerre kadar aksamıyor. Biz, bütün sistemlerimizle bundan ileri gidemiyo­ruz. Umumiyyetle hiç bir insan da, bundan ileri gidemez!» ve yine diyor ki: «Kur'an kari'lerinin kalblerini füsuni ile güzel­liği ile teshir    eder. »

İNGİLTERENİN EHEMMİYETLİ MÜELLİFLERİNDEN DOKTOR STEİNGAS, KUR'AN HAKKINDA ŞÖYLE YAZIYOR

     Kur'an insanların yed-i İstifadesinde en büyük eserdir. Kur'anda, büyük bir insanın hayal ve seciyesi en vazıh şekilde görülmektedir. Karlayl «Kur'anın ulviyeti, onun cihan-şûmul hakikatindedir.» dediği zaman, doğru söylemişti. Hazret-i Muhammedin (A.S.M.) doğruluğu, faaliyeti, hakikati taharride samimiyeti, sarsılmıyan azmi, îmanı, kendisini dinlemek is­temeyenlere ezelî hakikati dinletmek yolundaki sebatı, bana kalırsa, onun, o cesur ve azimkar peygamberin Hatem-i risalet olduğunun en kat'î ve en emin delilleridir.

    Kur'an, akaid ve ahlâkın, insanlara hidayet ve hayatta mu­vaffakiyet temin eden esasatın mükemmel mecellesidir. Bütün bu esasatın üssülesası, âlemin bütün mukadderatını yed-i Kud­retinde tutan Zat-ı Kibriyaya imândır. Allahın birliğine îman etmek hakikat-i kübrasını ilân ediyorken, Kur'anın lisanı bela­gatın en yükseğine ve nezahetin şahikasına varır. Sonra Kur'­an Allahın iradesine itaati, Allaha isyanın neticelerini izah ederken, insanların muhayyelesini elektrikleyen en seyyal li­sanı kullanır. Resul-i Kibriyaya teselli vermek ve onu teşvik etmek, yahut halkı sair peygamberlerin ahvaliyle, milletlerinin akıbetiyle korkutmak icap ettiği zaman, Kur'anın lisanı, en kat'î ciddiyeti almaktadır.. Madem ki Kur'anın biri birine düş­man kabileleri, yekdiğeriyle mücadele eden unsurları derli top­lu bir millet haline getirdiğini, onları eski fikirlerinden, daha ileri bir seviyeye yükselttiğini görüyoruz, o halde belâğat-ı Kur'aniyenin mükemmeliyetine hükmetmeliyiz. Çünkü bu be­lagat vahşî kabileleri, medenî bir millet haline getirmiş, dün­yanın eski tarihine yeni bir kuvvet ilâve etmiştir.

    Zaman ve mekân itibariyle biri birinden çok uzak olduk­ları gibi, fikrî inkişaf itibariyle de biri birlerinden çok farklı insanlara harikulade bir hassasiyet ilham eden Kur'an, muha­lefeti hayret ve istihsana kalb eden Kur'an, en şayan-ı Hayret eser tanınmağa lâyıktır. Kur'an beşerin mukadderatiyle meş­gul âlimler için, tetebbua şayan en faydalı mevzu sayılır. »

KURAN  AYETLERİNİ  NÜZUL TARİHİNE  GÖRE  TERCÜ­ME  VE TERTİB  EDEN, İNGİLTERENİN  EN  MUTAASSIP  PAPAZLARINDAN   C. M. RODWEL, ŞU HAKİKATLERİ   İTİRAF   EDİYOR:

     Kur'an, bütün kâinatı yaratan, gizli ve aşikâr her şeyi bi­len Kadir-i Mutlak sıfatiyle Zat-ı Kibriyayı takdis ve tebcil et­tiğinden her sitayişe şayandır. Kur'an'ın, Vahid, Ehad olan Allaha îmanı, Layetezeldir. Kur'anın ifadesi vecih ve mücmel olmakla beraber en derin hakikati en kuvvetli ve muhkem hük­münü takrir eden elfaz ile söylemiştir. Kur'an, devamlı memle­ketler degilsede Muzaffer Cumhuriyyetler vücuda getirmeğe hadim olacak esasları muhtevi olduğunu isbat etmiştir.. Müs­lümanların heybetleridir ki, festad, Bağdad, Kurtuba, Delhi, bü­tün hristiyan Avrupayı titreten bir azamet ve haşmet ihraz et­miştir.

DOKTOR JONSON DİYOR Kİ:

      «Kur'an bir Peygamberin sesidir. Öyle bir ses ki onu bütün dünya dinleyebilir. Bu sesin aksi saraylarda, çöllerde, şehirler­de, devletlerde çınlar. Bu sesin tebliğ ettiği din, evvelâ naşir­lerini bulmuş, sonra teceddüd perver ve imar edici bir kuvvet şeklinde tecellî etmiştir. Bu sayededir ki Yunanistan ile Asyanın birleşen ışığı Avrupanın zulmet âbad olan karanlıklarını yarmış ve bu hâdise Hristiyanlığın en karanlık devirlerini ya­şadığı zaman vuku bulmuştur. »

FRANSANIN EN MA’RUF MÜSTEŞRİKLERİNDEN GASTON KAR, 1913 SENESİNDE FİGARO GAZETESİNDE YER YÜ­ZÜNDE MÜSLÜMANLIK KALKACAK OLURSA, DİYE BİR SÜRÜ MAKALELER YAZAN FRANSIZ MÜSTEŞRİKİ DİYOR Kİ:

       «Yüz milyonlarca insanın dinî olan müslümanlık, bütün Sâliklerine nazaran dünyanın kıvamı olan bir dindir. Bu akli dinin menbaı ve düsturu olan Kur'an, medeniyyet cihanını istinad ettiği temelleri muhtevidir. O kadar ki bu medeniyetin, Islâmiyyet tarafına neşrolunan esasların imtizacından vücud bulduğunu söyleyebiliriz. Filhakika, bu âlî din Avrupaya, Dün­yanın İmarkârâne inkişafı için lâzım olan en esaslı kaynakları temin etmiştir. İslâmiyyetin bu fâikıyyetini teslim ederek ona medyun olduğumuz şükranı tanımıyorsak da, hakikatin bu merkezde olduğunda şek ve şüphe yoktur.

     İslâmiyyet yeryüzünden kalkacak ve bu suretle hiç bir müslüman kalmayacak olursa, barışı devam ettirmeye imkân kalırmı? Hayır!, Buna imkân yok.

PROFESÖR EDVARD MONTE, HRİSTİYANLIĞIN İNTİŞA­RI VE HASMI OLAN MÜSLÜMANLAR UNVANLI ESERİN­DE DİYOR Kİ:

     Akıl ve mantık misdakıle akaid-i Dîniyyeyi muhakeme eden mekteb, «Rasyonalizm» kelimesinin İslâmiyyete tamamiyle müntabık olduğunu teslim etmekte tereddüt etmez. Resul-ü Ekremin şuur ve idrâk timsali olduğu dimağının îman ışıkları ve Kâmil yakîn ile Pürnur olduğu muhakkaktır...

      Edvard Monte devam ederek diyor ki: Kur'anın ifadesindeki sadelik ve berraklık, Müslümanlığın intişar ve istilâsını, bilâ-tevakkuf temadî ettiren saik kuvvet olmuştur. Müslümanların cihanşümul terakkisine rağmen, Müslümanların ilham kaynağı ve en kuvvetli ilticagâhı, Kur'an olmuştur. En takdiskâr ve kanaat bahş bir lisanla, başka bir kitabı münzelin tefavvuk edemiyeceği bir ifade ile takrir eden kitabı, Kur'andır. Bu kadar mükemmel ve esrarengiz, her insanın tetkikine bu kadar açık olan bir din muhakkak insanları kendisine meclub eden i'cazkâr kudreti haizdir. Müslümanlığın bu kudreti haiz olduğunda şübhe yoktur.

KONT HEMRİ DE KASTRİ, «İSLÂMİYET» UNVANLI ESERİNDE DİYOR Kİ:

    «Bütün şark, bir insanın, Lâfzan, yahut ma'nen Kur'ana bir nazire vücuda getiremiyeceğini itiraf etmektedir. Bu o kelime-i İlâhiyedir ki Hazret-i Ömer gibi bir insanı hoşnud etmiş ve onu îman ile siyrab eylemiştir. Yine bu o kelimedir ki Haz­ret-i Cafer onun Hazret-i Yahyaya taallûk eden âyetlerini Ha­beş Necaşîsinin huzurunda okuduğu zaman, Necaşînin papaz­ları ağlamışlar ve «Bu öyle bir sözdür ki onun menbaı, Hazre­t-i Mesih tarafından söylenen sözlerin menbaıdır. » demişlerdi. Hazret-i Muhammed, (A.S.M.) Kur'anı, risa­le­ti­nin bur­hanı olarak takdim etti. O zamandan beri, Kur'an, bütün kuvayı beşeriyenin tılsımını çözmekten âciz kaldığı muazzam bir sır olarak yaşamıştır.

DOKTOR İSAK TAYLOR, TAYMİS GAZETESİNDE İNTİ­ŞAR EDEN BİR KONFERANSINDA ŞU SÖZLERİ SÖYLE­MEKTEDİR:

    «Müslümanlık medeniyetin meş'alesi olan Kur'ana müs­tenittir. Bu kitap, İnsanların bilmediklerini öğrenmeğe teşvik eder, ikdam, istikâmet ve izzetinefsin insanlar için lâzım oldu­ğunu anlatır. Şüphesizdir ki İslâmiyyetin nef'i aşikârdır. Onun başlıca hususiyeti hars ve medeniyyetin esası, belki en büyük rüknü olmaktır. »

JOHN DAVENPORT, «HAZRET-İ MUHAMMED (A.S.M) ve KUR'ANI KERİM» ADLI ESERİNDE ŞÖYLE DİYOR;

    Kur'anı Kerim, en sarih surette ezeli, ebedi olan, doğmayan, doğurmayan, bir şerik ve naziri olmayan, her şeyi yaradan, Rahman ve Rahîm olan, kendisine bağlananları himaye eden, fenalık eden pişman olanları affeden, kıyamet gününün sahibi olan, herkesi ameline göre muhakeme eden, iyilik yapan­lara, Allah uğrunda ölenlere saadet-i Ebediyye bahş eden, kö­tülere ceza veren Allahın varlığını öğretir.

    Kur'an ahlâkı, fısku fücuru ve her türlü ifratı riyayı, his­seti, tekebbürü, bühtan ve iftirayı, hasedi, dünyevi şeyler uğ­runda harisane koşmayı takbih eder. Sadaka vermeyi, ebevey­ni sevmeyi, Allaha şükranı, ahde vefayı, sıdku-ihlâsı, yetimle­re şefkati, bir fark gözetmeksizin adaleti, iffeti, hayayı, sabur ve tehammülü, hayırhahlığı, kölelerin azad edilmesini, fenalığa karşı iyiliği, fazileti, af ve safhi, bütün bunları bir mükâfat bek­lemeyerek ve münhasıran Allah'ın Rızasını göstererek îfayı emreder.

Bu itibarla Kur'an, Yalnız bir mecelle-i Dîniyye değil ay­ni zamanda bir kanunî medenîdir. »

MUSEVİ ÂLİMLERİNDEN ve MUHAKKİKLERDEN EMA-NOİL DÜEŞ, İNGİLTERENİN «KUVARTERLİ REVYO» MECMUASININ 254 üncü SAYISINDA İSLÂMİYYET BAŞLIĞI İLE YAZDIĞI MAKALEDE DİYOR Kİ:

     Kur'anla Müslümanlar Avrupaya hâkim olarak girmişler­dir. Finikeliler Avrupaya Tüccar, yahudiler Avrupaya mülteci veya esir olarak girdikleri halde Müslümanlar Avrupaya hakim olarak girmişler ve bu müslümanlar, Kur'anın yardımiyle Av­rupaya irfan meş'alesini taşımışlardı. Filhakika Müslümanlar garplılara ve şarklılara felsefe, tıb heyet, şiir öğretmişler. Yu­nanın ölü dimağına ve ölü irfanına hayat vermişler, bütün dün­yayı cehalet karanlıkları ihata etmişken her tarafa Nur ifaza eylemişler ve bu itibarla bu insanlar ulum-u cedîdenin temel­lerini atmışlardı. »

FRANSIZ FEYLESOFLARINDAN ALEKSİ LÖVAZON NUTUKLARININ BİRİNDE DİYOR Kİ:

     İnsanlığın hidayeti için Hazret-i Peygambere vahyolunan Kur'an, hikmetle dolu, parlak bir eserdir. Hazret-i Muhammedin hakîki bir Peygamber, ve mukadderat-ı âleme hâkim zat-ı Kibriyanın gönderdiği hak bir Peygamber olduğunda şek ve şübhe yoktur. Bundan başka Hazret-i Muhammed, Öyle yük­sek bir resul-ü İlâhî idi ki ALLAH'ın iradesine tevfikan Müslü­manlık gibi cihan şümul bir dîni te'sis etmiş, ve onun te'sisinde ALLAH'ın inayetine nail olmuştu. Binnetice onun dînini kabul edenlerin adedi (üçyüz milyona) varmış ve bu Müslümanlar, atlarının nalları ile Roma İmparatorluğunu çiğnedikten sonra, mızraklarının ucuyla dalâleti kökünden istîsal etmişler, niha­yet şark ve garbin en muazzam devletleri onların karşısında titremişti. »

     Aynı feylesof diğer bir eserinde şöyle diyor: «Hazret-i Mu­hammed cihana öyle bir kitab bırakmıştır ki bir nadire-ı be­lagat, bir mecelle-i ahlâk, ve bir Kitab-ı Mukaddestir. Beşeri­yetin altıda biri tarafından muciz tanılan bu Kitab, onun mübelliği tarafından da bir mucize olarak takdim olunmuştu.

«MÜSLÜMANLARIN ASR-İ MEDENİYYET ÜZERİNDEKİ TESİRLERİ» HAKKINDA BİR NUTUK İRAD EDEN «H. S. LİDER» AŞAĞIDAKİ BEYANATTA BULUNMUŞTUR:

     «İslâm çocukları, tahsillerine Kur'an ile başlıyorlardı. Çün­kü Kur'an, bütün dinî, dünyevî faziletlerin men'baıdır. Fakat bu mekteblerin yanlarında, yine Kur'anın ilhamiyle felsefe ve hikmet medreseleri vücud bulmuş, bilâhare bu medreseler da­rülfünunlar olmuştur. Bundan dolayıdır ki Afrikanın bugün bi­le en karanlık noktası tesmiye olan köşeleri fikri, maddi terakkiler itibariyle muasırı olan Avrupa Memleketlerinden çok yüksek bulunuyor.

KUR'ANIN İNGİLİZCE MÜTERCİMLERİNDEN MİSTER REDVİL, ATİDEKİ MÜTALÂAYI DERMEYAN ETMEKTEDİR:

     «Kur'anı okudukça onun bizi meşhur ettiğini ve hayretlere düşürdüğünü, nihayet bize faikıyyetini teslim ettirdiğini ve hu­zurunda bizi secdeye vardırdığını görürüz. Kur'an temas ettiği mevzular ve istihdaf ettiği maksadlar itibariyle üslûbu temiz, yüksek, ve haşyet vericidir. Belagat nokta-i Nazarından, bu eser, en ulvî şahikadadır. Hülâsa bu eser, her asırda izini bı­rakmağa namzettir.

ALMAN FEYLESOFLARINDAN «JOHAN JAKOP RAYSİN» MÜSLÜMANLIK HAKKINDA DİYOR Kİ:

    «Bâzı müstehziler Kur'anın müessir, fasih ve insanları elekt­rikleyen tilâvetini dinlemiş olsalar, Resul-ü Ekremin Ashabı­na Kur'anı anlatırken kullandığı muhayyirulukul lisanı duysalar, huzur-u İlâhîde secdeye atılırlar ve hepsi; «Ya Resulâllah!» bizi elimizden tut, ve bizi senin ümmetine dâhil olmak şe­refinden mahrum etme derlerdi. »

«PROFESÖR NOLDİKE KUR'AN HAKKINDA YAZDIĞI ESERLERDE DİYOR Kİ:

     «Kur'an Sami'lerinin muhayyilesi üzerinde icraya tesir ede­cek en yüksek belâğati kullanmaktadır. Binaenaleyh bir taraf­tan Zat-ı Kibriya takdis ve tenzih olunarak onun Kâinattaki lûtufları tâdad olunmuş, diğer taraftan putperestin zaafı teşhir edilmiştir. Bilhassa doğru yolda gidenlerin nail olacakları mükâfatlar ve eğri yola sapanların duçar olacakları mücazatlar çok şayan-ı dikkattir... Profösör Noldike daha sonra diyor ki: Kur'anın en muhteşem sureleri kıyamet gününün takarrübü üzerine tabiatın titreyeceğini ifade edenlerdir. Bu âyetler oku­nurken insan arzın tarumar olduğunu, dağların atılan pamuk gibi dağıldığını, yıldızların karmakarışık bir halde parçalandı­ğını gözleriyle görüyor gibi olur..

«UD FREY HİCTS» AŞAĞIDAKİ MÜT ÂLÂYI DERMEYAN EDİYOR;

     Kur'anda siyasî riyakârlığı zerre kadar ifade eden hiç bir kelime yoktur. «Vest Minister» gazetesinin pek haklı olarak söylediği veçhile, şarkta müstebit hükümdarları ve cebbarları zulüm ve ceberuttan men edilebilen bir şey varsa oda, onların karşısında korkusuz ve lekesiz bir mürşidin okuduğu bir Kur'an âyetidir. »

İNGİLTERENİN EN BÜYÜK MÜTEFEKKİR VE MUHAR­RİRLERİNDEN «H. C. VELS. » AŞAĞIDAKİ FİKİRLERİ BEYAN EDİYOR:

    «Avrupalılar içinde Kur'anı tetkik edenler azdır. Bu ceha­let yüzünden ona, bir çok batıl isnadatta bulunulmaktadır. Kur'an, evamir-i İlâhiyeye tevfikan Müslümanları en sıkı uhuv­vet rabıtalariyle bağlamış öyle bir kardeşlik vücuda getirmiş­tir ki ırk, renk, lisan farklarının fevkindedir. Hıristiyanlar ara­sında kardeşlik rabıtası İslâm uhuvveti ile kabil-i Kıyas değil­dir. Müslümanları, medeniyet, hendese, hey'et, mimarî, sanaî-i nefise ve felsefeyi inkişafa sevk eden zaferler, ancak Kur'anın İnsanları birleştirerek onları fazla irfan servetini elde etmeğe sevk etmesinden ileri gelmektedir. »

JOHN DAVENPORT, «HAZRET-İ MUHAMMED ve KURANI KERİM» ADLI ESERİNDE DİYOR Kİ:

     «Kur'anın tilâveti esnasında duyulan ilham, onun sâhir üslûbu, ulvî şiiri, halâvet-i Nazmı dolayısiyledir. Âyetlerin tenevvüü de şayan-ı Dikkattir. Kur'an, muhteşem âyetlerle arşı-tedbirinden kâinatı idare eden Zat-ı Ecellü - a'lâyı ifade eder. Cennetin naim-i Cavidanîsini izah ederken âyetler, neşat ve ahenk ile dalgalanır. Cehennemin azabını anlatırken âteşin bir hararetle çalkalanır. »

«İSLÂMİYYET ve AHLÂKÎ VE RUHANÎ KIYMETİ» UNVA-NİYLE BİR ESERİ YAZAN «LEONARD» BU ESERİNDE Dİ­YOR Kİ:

       «Kur'anın Kelâmullah olmak haysiyyetiyle her müslümanın kalbinde haiz olduğu kudsiyyet o kadar büyüktür ki, onun yanında hıristiyanların kitab-ı Mukaddese gösterdikleri hürmet  güneşin muhteşem şa'şaası yanında yine güneşin bir aksi olan kamerin soluk ışıkları gibi kalır.. »

KURANI KERİM ve HAZRET-İ MUHAMMED (A.S.M.) UNVANLI ESERİNDE JOHN DAVENPORT DİYOR Kİ:

    «Kur'an-ı Kerim, Allaha îmanı, irade-i İlâhiyyeye itaati, birr-u takvayı, itidali, içkiden imtinaı, müsamahayı, din uğrun­da ölenlere bir hörmet-i Mahsusa beslemeyi emreder.

     Kur'anın emirleri dinî ve ahlâkı vazifelere münhasır değil­dir. Profesör Giban der ki: «Kur'an, bahr-i Muhit-i Atlası sa­hillerinden ganja kadar, yalnız İlâhiyyatını değil, medenî, cezaî, ahlâkın mecelle-i Esasiyyesi addolunmakta, insanların bütün harekât ve ahvalini tanzim eden kavanîn, ALLAH'ın gayr-i kabili ihlâl evamiriyle müeyyed bulunmaktadır». Tabir-i diğerle Kur'an, Müslümanların dinî, içtimaî, Ticarî, Askeri kazaî, Sinaî umumî Kitabıdır. Kur'an, her şeyin, vezaif-i Diniyyeden vezaif-i yevmiyyeye, ruhun necat ve felahından bedenin sıhhatına, umumun hukukundan ferdin hukukuna, insanın me­nafiinden cemiyyetin menafiine ahlâkıyat sahasından cinâiyat sahasına hayat-ı Dünyeviyenin ukubatından hayat-ı uhreviyenin ukubatma kadar her şeyin nazımıdır.

LONDRADA ÇIKAN «NEAR EAST» MECMUASI 13 NİSAN 1922 TARİHLİ NÜSHASINDA ŞU SÖZLERİ YAZIYOR:

    «Kur'an tenzil ve tertib itibariyle şayan-ı Hayret ve muciz bir eserdir. Kur'anın lisanı bizim lisanımızdan ayrı, fikirleri bizim fikirlerimizden ayrı olmakla beraber, Kur'anın kadir ve kıymetini azemetini, faziletini ve bir çok nokta-i Nazardan gü­zelliğini inkâr etmek akıl ve mantıktan mahrum olmak olur.. »

DOKTOR «JARTON» DÜNYANIN REVİŞİ HAKKINDA YAZDIĞI ESERDE 386 no SAHİFESİNDE DİYOR Kİ:

    «Kur'anın en büyük hedefi, putperesleri, musevîleri ve Hristiyanları Vahdaniyeti kabule davettir. Kureyşin lisaniyle nazil olan Kur'an, bütün evsaf-ı haseneyi haizdir. Tarz-ı Beyan itibariyle Kur'an cazib revan ve vecizdir. ALLAH'ın sıfatından bahsettikçe Kur'an Aksây-ı Kemale varır... »

İSLÂMİK REYVU ADLI MECMUANIN BAŞ MUHARRİRİ VE HAYDARÂBÂD MEKTEBLİLERİNDE MÜDÎR OLAN MİSTER MARMADOK BİKİTHOL LONDRADA «İSLÂMİYET VE ASRİLİK» HAKKINDA ÎRAD ETTİĞİ NUTUKTA DİYOR Kİ:

«Son zamanlarda Müslümanlar manâlardan ziyade elfaza ehemmiyet vermeye başladılar. Halbuki Kur'an şeyhul-İslâm­la­rın fetvalarını müctehidlerin içtihadatını körü körüne taklid etmeyi istemez. Ve âyât-ı Kerimenin tefsirindeki basit ihtilâf­lara ehemmiyet verilmesine muhalefet eder. Ve yine diyor ki; Kur'ana benzer başka bir kitab dünyada yoktur. Vebu kitab hakikaten muhayyirul ukuldür. »

MİSTER «JOZEF TOMSON» KURANIN SUDAN VE GARBİ SUDANDAKİ TESİRATINDAN BAHSEDERKEN ŞÖYLE DİYOR:

   «Kur'anın sudan ve sûdan-ı Garbideki te'siri şudur; Eski­den putların karşısında diz çökenler Müslüman olduktan son­ra huzur-u İlâhide secde ediyor, ve kardeş kanını içen dudak­lar, ALLAH'ın azamet ve merhametini tertil ediyor. »

İNGİLTERENİN EN MEŞHUR SİYASÎ RİCALİNDEN «ED-MOND BURK» İNGİLİZ MEHAKİMİ VE PARLAMEN­TOLARI KARŞISINDA LORD «HESTİNGZ»İN HİNDİSTANDAKİ KÖTÜ İDARESİNDEN BAHSE­DERKEN KURANI YÂD EDEREK DİYOR Kİ:

       «İslâmiyyet herkese, hükümdarlardan fakirlere kadar her­kese gönderilmiş ve en mâkul esasta ibtina etmiş bir dindir. Bu esasatın bir nazırini başka yerde bulmağa imkân yoktur.

Kur'anı tetkik ettikçe onun mükemmeliyyet ve ulviyyeti-ne agâh oluruz. Evvelâ insanı cezbeden Kur'an, sonra onu hay­rete duçar, sonra onda bir meczubiyyet tevlid eder. İnsanı, ken­disine hürmete mecbur eyler ve bu suretle herkese derinden te­sir eder. »

MİSTER «ARNOLD HAVAYT» İSLÂM MECMUASINI 1916 SENESİNİN MAYIS NÜSHASINDA ŞU MÜTEALÂYI DERMEYAN EDİYOR:

     «Kur'an insanlara mükemmel bir terbiye verdikten başka onlara hayat-ı Hususiyyelerinde ahlâklı, âl-i cenab, hayırperver olmayı, cesur ve şeci' olmayı, ve bütün Müslümanları sev­meyi öğretmektedir. »

HİNDİSTANIN MİLLÎ RÜESASINDAN «SAROCNİ NEYDO» NAMINDAKİ BÜYÜK KADIN LONDRADAKİ «VO-KİNG» CAMİİ VE İSLÂM MECMUASININ 1920 SENESİNİN KANUNİ SÂNİ SAYISINDA NEŞRET­TİĞİ NUTUKDA ŞÖYLE DİYOR:

    «Müslümanlık fazileti en samimî hararetle telkin ediyor. İnsanlığa hizmet, müslümanlığın şiarı ve medar-ı iftiharıdır. Bundan dolayıdır ki Müslümanlık cihan şümul uhuvvet esas­larını talim ve muhafaza etmiştir. İnsanlık bu esası kabul ve onunla âmil olduğu zaman mes'ud olacaktır.

«BOSVER SMİT» «HAZRET-İ MUHAMMED'İN HAYATI» UNVANLI ESERİNDE ŞÖYLE DİYOR..

    «Hazret-i Muhammed (ASM) cihana her şey olan bir kitab-ı Mukaddes tebliğ etti. Kitab, doğruluğu, nezaheti, belâgati ve hikmeti dolayısiyle bütün Müslümanların ta'zim ve hür­metini kazanmaktadır. Hazret-i Muhammed, bu kitabın daimî ve ebed-zinde bir mucize olduğunu söylüyor ki hakikat bu mer­kezdedir. »

İNGİLİZCE «HALK MUHİTÜLMAARİFİ = POPULAR ENCYCLOPEADİA» DA KURANI KERİM HAKKINDA DENİ­LİYOR Kİ:

     «Kur'an son derece beliğdir. Kur'anın bedayi-i Edebiyesi bî-nazirdir. Bundan başka Kur'anın evamiri o kadar makûl ve mantıkidir ki insanlar bunları dikkatle tetebbu  edecek olurlar­sa onların temiz ve afif bir hayatı te'min edeceğine agâh olur­lar.

ROBİNSON DİYOR Kİ:

    «İslâm orduları Suriyeyi fethettikleri, yahut Muzaffer bay­raklarını Afrikaya dikdikleri, yahut kara denize vardıkları za­man Kur'an hep beraberlerindeydi. Bundan dolayıdır ki Müs­lümanlar fethettikleri memleketlere Adalet nurunu saçmış­lar mezalim yapmamışlar ve bir millete Müslümanlığı kabul ettirmek için onu kılınçtan geçirmemişlerdir. » «İNGİLİZ ÂLİMLERİNDEN «SEL»in KUR'AN TERCÜMESİNİN SON TAB’INA BİR MUKADDİME YAZAN SİR «EDVAR DENİSON ROS» MUKADDİMEDE DİYOR Kİ: Kur'an gibi bir kitabın, mutlaka garbin her tarafında tet­kik olunması icabettiği fikri üzerinde bilhassa fennî keşfiyatın, zaman, mekân kayıtlarını bertaraf ederek menafî-i Âmmenin şuunu-cihana hakim olduğu zamanlar da İsrar etmişlerdir.

«CEMBERSİN HALK MALÛMATI UNVANLI ESERDE DİYOR Kİ:

   «Kur'anın lisanı son derece sade ve güzeldir. Dünyada hiç bir kitab, Kur'anın gördüğü hürmeti görmemiş ve göremeye­cektir... »

 

19. ASIR SONLARINDA İSTANBULA GELEREK ÂLÎ

PAŞA, FUAD PAŞA GİBİ RİCALİ DEVLETLE DOST­-

LUK TESİS EDEN YAKIN VE ORTA ŞARKI BÜ-

TÜN CEPHELERİYLE TETKİK EDEN VE VİK-

TOR HÜGONUN DOSTU MÜDEKKIK FRAN-

SIZ EDİP VE MUHARRİRİ «ŞARL MİS-

MAR» «SULTAN ABDÜLÂZİZ DEV-

RİNDE GÖRDÜKLERİM» ADLI

ESERİNDE KUR'AN VE İSLÂ-

MİYET HAKKINDA ŞU

MÜTALÂALARI DER-

MEYAN EDİYOR:

     Mösyö Şarl Mismar diyor ki: Kur'an-ı Kerîmin ahkâmı celiline uygun olarak Müslümanların kafesi aynı hukuk ve vezaifi haizdirler…

Her türlü su-i istimalleri Kur'an-ı Mübin kadar başka hiç bir din men edememektedir..

     Aynı eserde; «Napolyon» «Hıristiyanlık, bir tehdit ve uzak vaadler, İslâmiyet; bir lütuf ve yakın vaadlerden ibarettir.

     Roma İmparatorluğunun çöküşünden 16. asra kadar te­rakki meş'alesi olarak yegâne âmil İslâmiyettir. İslâmiyyet ol­masa idi Rönesans devrini hazırlayan ne ilmî keşifleri, ve ne de İslâm san'atının harikuladeliğini anlayamazdık.

      Bu defa cehalet zulmeti müslümanlara yayılınca, onlar, İs-lâmiyyetten uzaklaşmağa başladılar. Kur'an-ı Kerimin em­rey­le­diği demokratik teşkilât, muazzam bir nîmet olarak istimal edileceği yerde, zamanla, musibetlerin en fenası olan istibdad ve tahakküme müncer oldu. İslamiyet yeniden neşvü-nema ve teceddüde müstahak bir uzviyet, ciddi bir terakki amili olarak telakki ve kabul olunmalıdır.

Hıristiyanların mantık ehl-i ve hattâ felsefî münakaşa­lara müsteid din adamlarının bile makul bulduğu İslâmiyyet, Avrupanın büyük şehirlerinde bir çok taraftar bulacaktır...

     Garb mütefekkirlerinin Kur'an hakkındaki takdir ve istih­san­larını yüksek mahkemenize arz ettim.

****

     Kitabullahın; idrâk­lerin kavrayamayacağı güzelliklerini şu madde asrında bütün ihtişamiyle azametiyle beşeriyyete gösteren Risal-i Nur müellifi (14) üncü hicrî asrın en son müceddid-i Ekberi Bedîüz­za­ma­na da temastan azade kalmayan iddianame orada da aleyhimizde irad-ı kelâm ediyor.

 

         ŞU KADAR DİYELİM Kİ; Bedîüzzaman, bütün âlem-i İslâmda ism-i kemali ihtiram ile anılan bir allâme-i zamandır. Ona mü­­teveccih sevgiler, Kur'an ve İslâmiyyet namınadır. Öteden be­ri büyük âlimlere, Fadıllara, hürmet ve onlara rabıta, bir İs­lâm geleneği olarak devam etmektedir. Esasen bugün garpte bile ilim erbabına karşı bir sempati vardır.

Bedîüzzaman, mezayay-ı Kur'anı, hakaik-ı İlâhiyeyi insan­lığa, bugünkü fehm-i idrakine uygun olarak ders vermesiyle eşi nâmesbuktur. Ve hattâ derim ki; yüzlerce senedenberi şu toprak çok mübarek ayaklar öpmüş, fakat Bediuzzaman’ın ayağı gibi bir ayağı bin seneden beri ruy-i Zemin öpmemiştir. Böy­le bir allâme-i biadilin memleketimizde bulunmasından Cenab-ı Hak’a hamd ederim.

     Bedîüzzamanın, Risalet-i Nur tefsiri ve Kur'an’a âid vücuda getirdiği âsârıyle  şu asra ve beşeriyyete öyle bir mevhibe-i ilâ­hîdir ki bu nî'metin azamet ve ulviyyetini ifadeden lisanım kasırdır. Zîra o; beşeriyetin bugünkü haline uğraştığı içinden çıkılmaz zan edilen müşkülleri, asrın dehasının âciz ve mütehayyir kaldığı hususları, güneş  kadar parlak bir surette Kur'anın feyziyle  âlem-i insaniyete ders vermektedir.

Kâinattaki esrar ve acaibin sırr-ı Muammasını, tekemmülât-ı Beşeriyyenin ulaşmak için çırpındığı terekkıyatın son hududlarını çizerek Kur'an ayetlerini tefsiren gösteriyor. Bedîüz­zaman, ulûm-u fünunun uçsuz bucaksız vadilerinde sergerdan olan erbab-ı ilme, maksad ve gayelerine ulaşmak için; bir düstur-u küllî,  delil-i Aklî, mizan-ı ilmî, ve şuur-u ulvîdir..

      Netice olarak; maruz kaldığımız işkence, tazyik, hapis, ve envai çok zulümler, hakikat-i İslâmın sâliklerini, Kur'anın ha­dim­lerini yollarından  çeviremiyecektir. Kur'anın zincirine bağ­lı bizleri, hiç bir dehşet ve tedhiş koparamıyacaktır. Değil bu tarzda ızdıraplar en dehşetli ölümlere de sabır ve tahammül edeceğim.

  Muhterem Reis bey ve muhterem mahkeme azaları!

     Maz­lum, ma'sum, ve bigünah olarak mahkeme-i âlinize sevk edil­dik. Bize tevcih edilen isnadatla en küçük mikyasta bile zerre mikdar alâkamız yoktur. Gerek 163 üncü madde, ve gerekse 6187. kanunun daire-i Şümulünde mütalâa edilecek ef'alimiz mevcud değildir. Yüksek Mahkemenizin ince tetkikatı bu hu­susu te'yid edeceğine ümidimiz vardır.  Ansamimül-kalp ken­di din ve îmanını kurtarmağa çalışan bizler, masumiyyetimiz noktasında hakkın yüksek müdafii olarak mahkeme-i âlînizden ecdad-ı Necibin ruhlarını güldürecek kararınızı bek­li­yo­ruz.

Mehmed Kayalar(r.a)


 

       


  # Yorum Yaz #

İsim :

Yorum :
(Max. 400 Karakter)

 

***